Some Çeviri -ve People- Problems (3. Bölüm)
- Senem Balaban
- 6 hours ago
- 4 min read
Benim çevirmen olup çevirmenlik ya da “… dili ve edebiyatı” mezunu olmadığımı öğrenenler doğal olarak “Büyük ihtimalle kötü çevirmendir” diye düşünebilirler ama önceki bölümlerde bahsettiğim türde nüanslar ve kelimelere dökülemeyecek kadar incelik gerektiren daha başka pek çok şey okulda öğrenilebilir mi, ya da şöyle ifade edeyim, bu tip nüansları sadece öğrenmek değil, aynı zamanda da hakkını vererek uygulayabilmek için okul yeterli mi, bilmiyorum. Bu arada ben sadece İngilizceden Türkçeye çeviri yapıyorum (Türkçeden İngilizceye çeviri yapmıyorum, yapmam). İngilizceyi, okuduğumu/duyduğumu anlayacak kadar iyi biliyorum ve İngilizceye dair bu bilgim ve kavrayışım İngilizceden Türkçeye çeviri yapmama yetiyor; ama beni düzgün bir çevirmen kılan şey Türkçeyi tanıyor, anlıyor, dilin incelikleriyle uğraşmayı seviyor olmam. Hatalarım yok değil, olmaya da devam edecektir, ama kaliteli bir çeviri sunabilecek seviyede hakimim anadilime, o kadarından eminim. Gelgelelim, bizim toplumda böyle konularda hüsnüzan pek yoktur, karşımızdakinin yapacağı işten en iyiyi değil, en kötüyü bekleriz genellikle.
Ben ilk kitap çevirimi yaptığım süreçte “Çevirdiklerini bana yolla, kontrol edeyim” diyen iki kişi olmuştu. Ve bu insanlar ne çeviri mezunu ne bişey dili ve edebiyatı mezunuydu; sadece dile hakim olduklarına, benimse haddimi bilmeden, dile hakim olmadan, cahil cesaretiyle çeviri yapmaya kalkıştığıma inanan/inanmayı tercih eden insanlardı. Sonra ne oldu, övünmek gibi olacak ama anlatayım, fazla tevazu da insanın başına iş açıyor zira, ben bu kitabı kendi kendime çevirdim, “Ben böyle bir kitap çevirdim basmak ister misiniz?” sorusuyla birlikte çeşitli yayınevlerine gönderdim ve iki ayrı yayınevinden “Biz basmak isteriz” diye cevap aldım. Bu arada sektör dışından kişilere bilgi vereyim, böyle bir kitap yayımlanma biçimi yok normalde. Normalde, söz konusu kitabın yurtdışındaki ajansı Türkiye’deki hangi ajansla çalışıyorsa Türk yayınevi o ajanstan o kitabın telifini alır ve kitap ondan sonra çevirmene verilir çevirsin diye. Benim çevirim çok temiz bulunduğundan hiç olmayacak bir şekilde kabul edildi, üzerine çeviri ücretini aldım, üzerine de o iki yayınevinden birinden çevirmenlik teklifi aldım.
Can sıkıcı olan, bana çevirilerimi kontrol etmek istediklerini söyleyen kişilerin (erkek bunlar, söylemeden geçemeyeceğim) ne kadar ince eleyip sık dokuyan, ayrıntılı düşünen, nüanslara önem veren biri olduğumu iyi kötü biliyor olması (beni çevirmenlikte iyi kılan özelliklerden biri de budur sosyal hayatta zorluyor olsa da). İşte ama bizdeki yaygın hastalıklardan biri şudur: Biri hakikaten yardıma ihtiyaç duyduğu, bizden destek rica ettiği zaman mırın kırın eder, bizden böbreğimiz istenmiş gibi tepki veririz; fakat hiç ihtiyaç duymadıkları konularda insanlara “yardım” teklif etmekten geri durmayız. Tabii ki bu, yardım adı altındaki “Ver de yanlışlarını bulayım, ver de senden üstün olduğumu ispatlayayım” hevesidir aslında (ya da en azından “Benden üstün olmadığını ispatlayayım” hevesi). Hüsnüzanna böyle durumlarda başvurmama sebebimiz de budur. “Sen kimsin? Bu özgüven nereden geliyor? Ben kitap çevirmeye kalkışmazken sana bu cesareti veren nedir? Bu özgüveni kırmak lazım” gibi duygu ve düşünceler kombinasyonu...
Bence bir işi iyi yapmanın en büyük sırlarından biri o işle çocuk gibi oynamak, vakit geçirmektir o işin okulunu okumaktan ziyade. Şu ana kadar uzun yıllar yaptığım iki iş oldu (biri çevirmenlik). İkisinde de bunu yaptım. Oyun oynadım. Genlerden gelen bir şey olabilir. Dedem ressam benim, bilmeyenleriniz “Ressam Balaban” diye aratırsanız bulursunuz. Renkleri onun kadar iyi kullanan, onun kadar güzel kompozisyon oluşturan kimseyi görmedim. Bu adam bunları öğrenmek için ders mi aldı? Hayır. Okul okumayı biraz fazla abartıyoruz. Roma’yı yeniden keşfetmemek için iyidir okul ama zaten doyurulmaz olan bir merakınız varsa bir konuda, o konunun inceliklerini bir şekilde keşfedersiniz zaten. Okulun verebileceğinden fazlasını keşfedersiniz çoğu zaman.
Öte yandan şunu da atlamamak lazım ki bunu yapmak vakit ayırabilmeyi, boşluk yaratabilmeyi gerektirir. Oyun boşluk ister. Aceleye gelmez. Aceleniz varsa o metni çok da ince eleyip sık dokumadan çevirmek zorunda kalabilirsiniz, bilmiyorum, ben sırt ve boyun ağrıları edinmek pahasına ve paramı geç almayı göze alarak ince eleyip sık dokumayı tercih ederim genellikle ama çoluğum çocuğum yok, İstanbul gibi çok pahalı ve zor bir şehirde yaşamıyorum, İstanbul’da yaşarken de, çevirmenliğe ilk başladığım yıllarda, ailemin evinde kalıyordum. Dolayısıyla kira derdim yoktu falan… Yani iki yakasını bir araya getirmekte zorlanan, bakacak çocukları vs olan birinden oyun oynamasını bekleyemeyebiliriz. Bu durumdaki kişilere hayatlarına oyunu getirmenin ufak da olsa bir yolunu bulmalarını tavsiye ederim. Zira oyun oynamaya cesareti/vakti/enerjisi olmayan, özgün bir şey (bunun bir eser olmasına gerek yok) yaratamaz. Özgünlüğünden koparılan kişi ruhen ölmeye yüz tutar. Ruhen ölmek üzere olan ya da ölmüş kişilerden de hayatın hiçbir alanında fayda bekleyemezsiniz.
Bu arada insanlar, geçmişteki komik çevirilerine kıyasla şimdiki, pek çok insandan daha düzgün cümle kurabilen halini görünce yapay zekanın çok iyi çeviri yaptığını zannedebiliyorlar. Peki, bu doğru mu? Yapay zeka günlük yazışmaların, raporların, basit makalelerin vs çevirisinde yeterli olabilir, çünkü artık çok düzgün cümle kurabiliyor ama kitap çevirilerinde yeterli değil; çünkü kitap çevirisi düzgün cümle kurmaktan ibaret değil. İnsanımız kendi dilini bile düzgün kullanamadığından çeviri eleştirileri daha ziyade bu eksende dönüyor, böyle bir zan da oradan oluşmuş galiba. Ne var ki YZ tarafından kurulmuş o güzel cümleleri anlamlandırmakta zorlanabiliyorsunuz, hatta bazen düpedüz yanlış çeviriyor ama cümle çok düzgün kurulmuş olduğu için yanlışı fark etmekte de zorlanabiliyorsunuz, bu da ayrı bir handikap. YZ’nin her zaman çok düzgün cümle kuramadığı da oluyor ayrıca ve düzgün kurulmamış cümleyi düzeltmek nasıl bir pain in the ass’tir, bilen bilir.
Benim lisede, üniversitede okurken (25 sene kadar evvel yani, YZ meezee yokken) o şekilde çevrilmiş kitapları okumaya çalışmışlığım çok olmuştur. Cümleler çok havalıydı, çok düzgündü ama söylenen şey anlaşılmıyordu, kim bilir, belki içinde hatalı çeviriler de vardı. İşte benim çevirmen olarak yapay zekadan farkım bu. Benim çevirdiğim şeyi okuduğunuz zaman ne söylendiğini anlarsınız çünkü çevirdiğim şeyi kendim anlamadan çevirmem. Bağlamdan kopuk ilerlemem. Lisede, üniversitede okuduğum o kitaplardaki o cümleleri anlamadığım için bende bir sorun var sanmıştım ben o zaman. Ama İngilizcemi geliştirdikten sonra Türkçesini pek anlamadığım, havalı, karmaşık cümlelerle dolu bazı kitapların orijinalini anlayabildiğimi gördüm (vaktiyle bazılarına da kapasitem yetmemiştir mutlaka, o ayrı). Yapay zeka da şu anda, okuduğunu anlamadan çeviri yapan çevirmenler gibi işte. Eskiden Türkçeyi kötü kullanırdı, “Kötü çeviri yapıyor” derdik; ama şimdi düzgün cümleler kuruyor diye “İyi çeviri yapıyor” diyemeyiz. İşin özeti bu.
![IMG_0158[4881].jpg](https://static.wixstatic.com/media/c03764_288404564030456c95f872d436e3cf42~mv2.jpg/v1/fill/w_61,h_60,al_c,q_80,usm_0.66_1.00_0.01,enc_avif,quality_auto/IMG_0158%5B4881%5D.jpg)


Comments